Bujileri Meme Yapan Aşk Şiiri

Sen geleceksin diye şair olduğumu öğrendim bu günlerde
yani sırf bir insan gelecek diye şair mi olunur
yoksa bir insan gidecek diye mi yakıldı bunca ağıt M.Ö.
bilemiyorum
bilmek şimdiki zamanlarda zor bir eylem
öğrenmek en büyük ayıp
sen geleceksin diye şair olduğumu öğreniyorum
var olmak için yazıyorsun mesela
sen olup çıkıyorsun
bir nedensellik süreci barındırıyor yazma eylemi
bir orkestra istiyor Orta Çağ’dan
garip bir senfoni ama, ipe sapa gelmez öyle her zaman
mesela bunca şair birileri gelecek diye dökerken meseleleri
bunca dize yazılırken senin bana gelmen
akıl almaz bir durum,
kral soytarıları ya da arap vahabisi gibi saklama gözlerini
ne ağıt yakacak halim var
ne şiir yazacak
şu sıralar yalnızca senin bu muhitlerde dolaşmanı istiyorum
geleceksin diye birikmiş bunca kelime, haznemde
yani onlar yan yana geldiği zaman bir sen etmiyorlar
bir sen etmek için 40 kere ölüp dirilmek lazım
farklı coğrafyalarda
bir şiir çıkarmam için senden
kaç kere aynı diyarda ölüyorum, bilmiyorum
İbrahim olup şiirimi kurban ediyorum
şimdiki ve geçmiş zamanları düşünmem gerek
bir insan sırf geliyor diye mi kırmızı halı serilir dizelerin önüne
yoksa beraberinde bütün şiirleri getirdiği için mi ona yazılır
gözlerini saklama vahabiler gibi
şair olduğumu öğrenmem gerek

Orhan Veli Kırması Aşk Şiiri

İnsan gibi kadındı bütün varlığından önce
her iş gelirdi elinden
hele ki kavuşacağımız günler
neler yapardı babasıyla,
kavuşamazdık
oturur yazardım.
özünde insanlık vardı
o yüzden yazardım
o yüzden severdim
beni insan etmelerinden bahsetmiyorum bile
dizeler düşünürdüm onun namına
bazen rüyalarıma girerdi, oturur ağlardım
hele yazamadığım zamanlar Bakırköy beklerdi beni
az çekmedi kahrımı
az güldürmedi
az ağlatmadı
azar azar yaşadım hepsinden
hepsini de düşündürürdü neden diye
o da iyi bilirdi sevişirken düşünmesini
bin bir türlü şey geçerdi aklından
bin bir çeşit alamet barındırırdı dudaklarında
şimdi düşünüyorum da
az kala filozof olacakmışım dizlerinde
insan gibi kadındı derim hep
öyle günümüz hümanisti değil
müsvedde kağıda çizilen insanı bile sever
bir cigara yakar onu izlerim
bir cigara içimi kadar güzel
her iş gelir elinden
bir tek beni adam edemez

Leyla’ca

İşin gücün insan olmaktı bunca insan arasında
bunun için yakışmazdı hüzün göz rengine
Leyla’ca düşünüverir dururdun
bir imgeye hapsetmeye kalkardım hürlüğünü
bir şiir olacak kıvama geldiğinde
hürlüğüne hapsolurdum.
bir çekiç verseler mesela eline, taşıyamazdın
omuzların en güzel özgürlüğü taşırdı
omuzlarına diz çökerdi sen düşünmeye başladığın zaman Abdal
bense ne zaman kayıtsız kalsam bu manzaraya
mürekkebim engel olurdu
ve sen hala insanlık peşindeydin
bu yüzden ki hüzün yakışmazdı ceplerine
duvarlar sıcaktı,
gözler donuk,
bir ışık hüzmesi halinde defterime yapardın
en öldüren hücumları
ilk defa karanlığa yazdım,
ilk defa bu kadar karardı insanoğlu
ne zaman bir hüzün parçası düşse göğsüne
güneş o kadar daha uzaklaşırdı
bu sebepten hüzün yakışmazdı fikrine
Leyla’ca düşünebildiğin sürece

Bir Adın Kalmalı/ Ahmet Hamdi Tanpınar

bir adın kalmalı geriye

bütün kırılmış şeylerin nihayetinde 

aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet nisyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

Piyangolu günler efenim

Screenshot_2017-04-30-01-05-53

“Piyangolu günler efenim. Korkarım size çıktı.” diyor Ferhan Şensoy. Peki şöyle bir hatırlayalım, en son bize ne zaman çıktı? Yanlış anlaşılmasın sakın, kumara falan ittiğim yok, en son ne zaman çıktı vicdanınıza piyangonun şanslı sayıları? En son ne zaman “ben hiç kimseyim” deme cesaretini bulduk beynimizin herhangi bir kıvrımında? Bu masalsı kumarda ne zaman hiç kimse olabildik ki? Ben cevap vereyim hiçbir zaman. Tabi bize sorsam, günlerden bir gün diye başlayan ve sorumun cevabını karşılamayan bir ton kelime yığını dökeceksiniz önüme. Mühim olan cevap her zaman geri planda kalacak. Varsayımsal bir boşluğa düşüyoruz tekrar Ferhan Hoca’nın tabiriyle. Varsayımlar arasında bizi en mutlu edeni arıyoruz haliyle. Çünkü nadirdir yüreğimizin bu şanslı sayıları tutturması. Hep amortiye çıkar hayatımız, vicdanımız.
Peki tekrar bir soru soralım. Amorti dediğimiz şey nedir? Hatırlayalım, yıldızlar yaratılmaya başlandığında sorulmuştu, biz, bu saatsiz, takvimsiz çağlarda üç-beş dakikanın, işin gücün sözünü eden biz, o zaman amortiye çıkarttık insan olmayı seçerek insanlığımızı. İnsan olmaya bile çalışmadık aslında. Öylesine verilmiş bir cevaptık hepimiz. Dünyaya indiğimizde “hassiktir be, biz neyiz” şaşkınlığı vardı. Sonra ellerimizi ve ayaklarımızı keşfettik. Aman ne büyük keşif, bir amorti daha. Bazenlerde en büyük düşmanımız oldular. Tamam, iyi niyetli olmayacağım, çoğu zaman düşmanımız oldu. İlk önce savaşları başlattık onlarla, ilk çağlarda biraz daha masumdu tabii. Taşla, sopayla olan çağlarda. Sonraları dilimizi keşfettik. Aslında bu büyük bir buluş ve büyük bir amortiydi. Konuştukça içimizde bir şeylerin çatırdadığı farkettik hemen ardından. Tahmin etmek zor değil, kalpti o kırılan. Dillerimiz çalıştıkça daha da kanlandı savaşlar, düşünsene tüm insanlığın kalbi deliniyor bir kelime, bir cümleyle, kan gölü oldu her yer, daha da azgınlaştı bir zamanlar Poseidon’un yönettiği dalgalar. Ve kalbin keşfi asıl kanı getirdi bize, bu biraz geç olsa da. Sıradaki amortimiz; BEYİN. Akıllıca bir seçimdi, ama her uzuv gibi bir zararı olmalıydı. Her şey akıllıca planlanmaya başladı. Ve dünya üzerindr ayak basılmadık yer kalmadı. Toplar, tüfekler, hepsi beyne hizmet eder oldu. Varsayımlar bizi boşluğa düşürmeye başladı, koskoca bir çukur içinde yaşıyor olduk trilyonlarca kişi ve sen, ben, o, biz isimlere takılmadan kimseye çıkmadı o piyango, kimse tutturamadı koca çukurda o sayıları. Evet tam da düşündüğünüz gibi, bir bok çukuruydu bu. “Hassiktir be, neredeyim ben” şaşkınlığını yaşamaya devam ettiğimiz bir yerdi. Her kuyunun sonu olduğu gibi bununda vardı, taa en diplerde, trilyonlarca kişiyi üzerinde tutan ve bu kadar kişinin her gün çiğnediği o şey vicdandı. Şanslı sayıların ta kendisi. Eğilip bakmaya tenezzül bile etmeden senelerce o sayıların yokluğunu hissettik içimizde. Ve bize kızan o bokun sonu, her gün birimizi daha toprakların dibine sürüklerken hangimiz eğilip bakacak ona, hangimiz bir hayat için eğilecek yerin dibine, hangimiz düşündü bugüne kadar bir hayat için ölmeyi veyahut herhangi birinin kalbini kırmadan önce vicdanın henüz keşfedilmediğini farketti? Yine soru işaretleri, yine kendimizi mutlu edecek bir varsayım; “ben ettim, bunları diğerleri düşünsün.” İşte beynin keşfi, işte bir amorti daha. Piyangolu günler efenim, piyangolu günler

Henüz

200px-Guaman_Poma_-_Ataw_Wallpa

Şairler aç yazarken şiirlerini
terk ettim Boyunasayres limanını
gönlümün damından bir fayton kopuverdi
bu sefer yolculuk uzundu
dört nala koşuyordu beygirler sıfır noktasına
o dönemler
kanın henüz keşfedilmediği dönemler
Francisco Pizarro henüz ayak basmamışken yeryüzüne
blueberry hill’deydi sıfır noktası
yüreğimin eksen eğikliğini var sayarsak
doğru yoldaydık

o dönemler sıfır noktası beynimin içindeydi
yaşlı bir Kızılderili;
ve emekli,
soykırım yapıyordu beynime
delirmek üzereyken kaydı beynimin ekseni de
Francisco Pizarro hala kandırmamıştı İnkalar’ı
ve hala mutluydu yeryüzü ve Amerika kıtası
barış çubuklarının dumanı tütüyordu hala
o zamanlar seviyordum seni
seni ve insanlığını
o zamanlar sevilmeye değerdi çünkü kainat
o zamanlar keşfedilmemişti kan
35 kişiydi alyuvarlarım
ve gözlerin binlerce kişi
henüz Amerika kıtasına ayak basmamıştı İspanyollar
henüz keşfedilmemişti blueberry hill
ama binlerce kişiydi gözlerin
ayak basmadık yer bırakmadılar yurdumda
ellerinde ışın kılıçları, boncuklu tabancalar
aydınlatarak ve yakarak saldırdılar;
ruhum delindi

hala buzul kaplıydı bering boğazı
ve sen hala özgürlük adına nağmeler okuyordun
boğazıma buzulları diziyordun
ama kalbin sürekli bir çöldü
bir deveydim kalbinde gezen
geze geze öğrendim seni sevmeyi

henüz yerleşik hayata geçmemişti insanlar
henüz tatmamıştı mülkün tadını
ilk tat alan bendim o çağlarda
gözbebeklerin özel mülkiyet alanımdı
mayhoşumsu bir tattı bu
koca bir iltihaptı Kızılderili adam hala açken sahibiyeti tatmak
çiçek hastalığı gibi yara bereydi insanlığın sözleri
o zamanlar.

Francisco Pizarro tüfeklerini Amerika’ya çıkardı
İnkalar’da yalnızca mızrak vardı
ve boncuklu silah
bir Ebabil pisledi yakasını Pizarro’nun
kumarbaz bir Ebabil
fillere kaybetmişti ayağındaki taşları
kızdı Pizarro
ve sıktı
ruhu nefese karıştı
o gün icat edildi kan
Ortadoğu’da Balkanlar’da ve beynimde.

dört nala beygirler koşuyordu beynimde
nal sesleri kırdı ses duvarını
çoban yıldızı ve sen;
ve bering boğazı hala buzulken
tanıştım bu Kızılderili’yle
barış çubuğunun etkisi olsa gerek
çimento döktü alyuvarlarıma
sen hala özgürlük nağmeleri arasında beni seviyordun
bense boncuklu tabancalar arasında
gözlerinde;
kurşuna diziliyordum.

S.K.Ü.v.O.V.Ş

Sevdiğim kadını en güzel Orhan Veli anlattı bana
Üstüne kelam edemem
ama bir ağaç daha güzel anlattı geçenlerde
dört yüz bilmem kaç senedir
tutunuyor toprağa
topraktan duman tüteli
toprak bitki vereli nöbet bekliyor aylaklar caddesinde
görsen bu koca gövde nasıl tutulur birine
böyle tutunur.
gözbebeklerin ne zaman çiçek açsa tutunur durur
biraz daha ve biraz daha
ne zaman filiz verse
rüyalarıma girer sevdiğim kadın
ne zaman bir gök cismine dokunsa yaprakları
ayaklarına serilir bulutlar
bense bir avare olur çıkarım;
o manzaraya karşı
sarhoşlarım.
meyilim de vardır aslında
bahane arar dururum
gözbebeğinin çiçeğini damıtsam ve rakı yapsam
aheste bir yaprak olurum
nüfuz ederim kılcaldamarlarına
salıncak kurar sallanırım ciğerlerinde
-ne zaman bir temiz hava çeksem içime sebebi olur çıkarsın-
zaten şu koca ağaç ne zaman filiz verse
kabus görürüm
filizlerine sevdalanacaksın diye